İlk en sevdiklerini asıyorsun ama şöyle bir kolun yerinden çıkarcasına silkeledikten sonra. Mandallar var sonrası, en düzgünü ve en sevdiğin renklisini, en sevdiğin çamaşırlara asıyorsun. Astıktan sonra birde seyreylemek var. Hem çamaşırı hem ardında ki Karadeniz’i.
İstanbul’da... Evimizde, çamaşırlar yıkamadan çıkıp, kurutmaya giriyorlar. Hiç özenilesi değil yani.
Rüzgar kokuyor köyde çamaşırlar. Yumuşatıcıyla yıkasan da eninde sonunda koktuğu koku rüzgar, giydiğinde hissediyorsun rüzgarın kokusunu. Rüzgarla anında kuruyup, ütülü gibi alıyorsun ipten. Beğenmediysen ütüsünü elinle çekeleye çekeleye el ütüsü yapıyorsun. Beğenmeyen de yok bunu.
Yaz olsa bile estiğinde üşüten, şaçı-başı birbirine katan, deli gibi estiğinde pencere açtırmayan, çocukları hasta etmesin diye sakındığımız rüzgarı en çok bu yaz sevdim. Yaş aldıkça garipleşip türlü sevdalara yakalanıyorum.